22 Temmuz 2010 Perşembe

Yol


Bir söz var çok sevdiğim
"Hayatta iki seçeneğin var;
ya bir yol bulacaksın,
ya da bir yol yapacaksın."

Kapana kısıldığını hissettiğinde,
nefesin kesildiğinde,
başka seçenek yok mu diye kendine sorduğunda
hatırla...
Kimler ne yollardan geçti, ne yollar buldu, ne yollar yaptı sıfırdan.
Hatırla!

20 Temmuz 2010 Salı

Beyaz



Önce beyaz vardı.
Her şeyin öncesinde.
Tertemiz, hep yeniden başlarcasına...
Hep yeniden bulmak için.
Gökkuşağının tüm renkleri doluştular yerlerini alabilmek,
bir yaşama tanık olmak için.
Hiç dokunulmamış, daha önce hiç düşünülmemiş.
Kendi imzasını atabilmek için yaşamın renklerine
geldi insanlar.
Beyaz bir sayfayı kendileriyle doldurmaya...
Beyazın en iyi yaptığı iş
yaşamın renklerini yansıtmak değil miydi zaten?

16 Temmuz 2010 Cuma

Tepki dediğin saatli bomba


Hiç düşündün mü kaç tepkini attın içine bir zamanlar,
sustun, yuttun, sineye çektin?
Sorun çıkmasın, kimse üzülmesin dedin.
Büyüttün, biriktirdin attığın yerde...
Bir gün son damlanın damladığı o hırçın saniyede,
boşalttın hepsini, bulduğun yere...
Oysa tepki zamanında verilmeli...
Gerçek şiddetinde olabilmesi,
abartılmaması, gereğinden fazla anlam yüklenmemesi için...
Düşünmeden, kırıp döküp yıkarak değil elbette.
Ama hissettiğini, empati kurulmasını sağlayacak kadar yansıtarak.
Bugün okudum bir yerde, pasif kalmalar agresif olmaları getiriyormuş beraberinde.
Yani ya tepkisiz kalarak, iç cebimizde bir saatli bomba taşırız,
ya da tam tepki vermemiz gerektiğinde
müdahale eder, bombayı etkisiz hale getiririz.
Tercih her zaman olduğu gibi bizim.
foto:canvaz.com

2 Temmuz 2010 Cuma

Yazmak şifadır...


Çıkart kınından kelimeleri...
Simsiyah keskin bıçaklar gibi batır beyaz kağıda...
Bir cerahatın akması gibi açılsın yaraların.
Akıt içini, boşalsın iltihabın.
Yazdıkça kelimelerin şifa getirdiğini göreceksin.
Kaleminin dokunduğu her
yara irinlerinden temizlenecek.
Bir gün geri döndüğünde
hiçbir iz kalmadığına şaşıracaksın içten içten.
Çünkü yazmak şifadır.
Şifalıdır yazdıkların...

1 Temmuz 2010 Perşembe

Kızmayın...


Kızmayın hiçbir şeye... Hiçbir faniye...
Hiçbir düzene, düzensizliğe.
Düşünce ya da düşüncesizliğe.
Vara ya da yoğa...
Hiçbir şey kalıcı değil.
Hiçbir durum, hiçbir kimse.
Bir an... Her şey sadece şu an.
Hayattayken, hayat varken,
böyle olduğunu kabul edin sadece.
Bulutların geçişi gibi,
her kızgınlığın geçeceğini bilin.
Ama kızarken kaybettiğiniz anların bir daha gelmeyeceğini de unutmayın.
Kabul edin sadece.
Sevmek zorunda değilsiniz.
Kabul edin...
Ve şükredin, şu an hayattaysanız, nefes alıyorsanız...
Kötü bir haber aldığınız bir günü düşünün,
kızdığınız her şeyin ne kadar anlamsız geldiğini
hatırlıyor musunuz?
Şükredin, iyi gününüze...
Şükredin...

11 Haziran 2010 Cuma

Ah siz...


Niye kapatıyorsunuz bütün kapıları?
İletişim kurulmasını istemiyorsunuz kendinizle.
Soğuksunuz, uzaksınız, zırhlı.
Belli sevgisiz geçmiş çocukluğunuz.
Hırsla bakıyorsunuz hayata, etrafa.
Acıttıkça hayata tutunuyorsunuz.
Ya da acıtmaya tutundukça,
acıtıyorsunuz kendinizi.
Kelimelerinizi sakınmıyorsunuz,
süzmüyorsunuz şefkat süzgecinde.
Aslında bunca öfkenizin arkasındaki
titreyen, küçük çocukları görmek mümkün dikkatli bakınca.
Çünkü öfke, korkudan doğar.
Korkudan sebep palazlanır.
Kısırdöngünüzü kırmanız zor tabii.
Kırmaya, yıkmaya, direnmeye, uzlaşmamaya
programlı beden.
Ah bir delebilsek alışkanlıklarla kabuklaşmış çelik yeleklerinizi...
Sizi bütün dünyadan korurken, içeri sevginin de giremediği.
O zaman görürdünüz. Aslında size karşı olanın bütün dünya olmadığını,
yalnızca kendinizle savaştığınızı her gün anlardınız.
Ah siz, büyümüş ama hala şefkatsizlikten kara kuru kalmış
sizler, ne olurdu kendinizi yok etmeden önce,
şöyle bir aynaya bakabilseydiniz...
En karanlık yerde bile ışığın girebileceği bir çatlak bulunur demiş üstad Cohen,
belki aynada o ışığı siz de görürsünüz.

3 Haziran 2010 Perşembe

İp ve kuyu


"Hiçbir kuyu ipinizden daha derin değildir."
yazmış Üstün Dökmen...
Yani ne söylersen söyle, karşındakinin anladığı kadarsın demenin başka bir yolu.
Anlaşılmamak mı daha kötü, yoksa yanlış anlaşılmak mı?
Yoksa bunu çok fazla kafaya takmak mı?
Neden bu kadar önemser insan karşısındakinin kafasındakini?
Aslında kendisini çok fazla önemsediğinden mi?
Yoksa anlaşılmamanın sonuçları er geç elinde patlayacağından mı?
O zaman ipimiz kadar kuyu dileyelim hayattan,
ya da kuyumuz kadar ip.

foto:fotocommunity.com